Categories
CLIL-Bilingual Education

Learning a Language Through What You Love: R.T.’s Experience with Context, Gaming, and Bilingual Development

Discussions on bilingualism and multilingualism often focus on age, family language, and schooling. However, one factor has become increasingly visible in recent years: context. The environment in which a language is learned, the motivation behind learning it, and the content through which it is acquired all play a decisive role in how deeply and effectively that language develops. R.T.’s language-learning journey offers a powerful contemporary example of this principle.


R.T. is currently 15 years old. She moved to Türkiye from Mashhad, Iran, in 2023. After arriving, she did not attend school for one year and deliberately devoted this time to language learning and personal development. Even before coming to Türkiye, she had attended a Turkish language course in Iran for about four to five months. However, the most significant progress in her linguistic development occurred during this gap year in Türkiye.

During this period, R.T. spent a great deal of time playing Roblox. What might appear as simple gaming activity functioned, in reality, as an intensive English-learning environment. The need to communicate with other players, understand instructions, and interact socially within the game significantly improved his English. Today, she even speaks English face to face with one of her friends. For R.T., English did not remain a “school subject”; it became a living language of communication.

At the same time, R.T. attended an art course and eventually qualified for a fine arts high school in Türkiye. Her close relationship with art shaped the way she perceives language—not merely as a functional tool, but also as an aesthetic medium. This artistic sensitivity later played an important role in directing her toward literature.

At home, Persian (Farsi) is the dominant language. Her mother is a homemaker, her father works in construction, and her older brother studies architecture. The brother speaks Turkish relatively well; the father knows only basic Turkish. The mother, who is of Azerbaijani Turkish origin, used to speak Turkish in the past but gradually forgot it due to lack of use, and has recently begun to recall it. While Persian remains the primary home language, mixed sentences combining Persian and Turkish are becoming increasingly common. R.T. notes that this linguistic mixing has been growing steadily.

R.T. clearly defines himself through Persian. It is the language of her identity, emotions, and inner thoughts. She thinks entirely in Persian. English and Turkish are used mainly outside the home. Nevertheless, she describes speaking three languages simultaneously as not difficult but enjoyable. For her, switching between languages feels playful rather than burdensome.

It is unsurprising that Persian is his favorite language, especially given her strong interest in literature. She is deeply engaged with Persian literary traditions. However, an important turning point emerges here: her awareness of the historical and cultural connections between Persian and Turkish sparked her curiosity about Turkish literature as well. Persian-origin words in Ottoman Turkish texts, shared aesthetic elements, and overlapping literary traditions encouraged her to approach Turkish texts with greater interest. This literary curiosity, in turn, contributed to the development of her Turkish.

R.T.’s relationship with language is also marked by emotional and aesthetic preferences. She enjoys expressing certain meanings in specific languages. For instance, she prefers using the English word “girl” to convey the meaning of kız, and he finds particular Turkish expressions appealing. This sensitivity shows that language, for her, is not only about meaning but also about feeling and association—a characteristic often observed in multilingual individuals.

Perhaps the most striking aspect of R.T.’s experience is captured in the advice she offers to other language learners:
“Love the language you are learning. If you love it, you will learn it.”

This insight aligns closely with the principles of CLIL (Content and Language Integrated Learning). R.T. learned English not through grammar drills but through gaming; she developed Turkish through art and literature. In each case, language was not the goal but the medium through which meaningful content was accessed. As a result, learning became more natural, motivating, and sustainable.

R.T.’s experience clearly demonstrates that language develops most effectively when learned within a meaningful and engaging context. Games, art, and literature function as powerful catalysts for language growth. When language is acquired through something one genuinely enjoys, it not only develops faster but also becomes integrated into the learner’s identity.

In this sense, R.T.’s story shows that bilingual and multilingual development is shaped not only by early exposure but also by context, motivation, and emotional connection. Learning a language through what one loves does more than expand vocabulary; it opens new ways of seeing and understanding the world.

Sevdiğin Şeyle Öğrenilen Dil: R.T.’nin Deneyimi Üzerinden Bağlam, Oyun ve Bilingual Gelişim

İki dillilik ve çok dillilik üzerine yapılan tartışmalarda çoğu zaman yaş, aile dili ve okul faktörü öne çıkar. Ancak son yıllarda giderek daha belirgin hâle gelen bir başka unsur vardır: bağlam (context). Bir dili hangi ortamda, hangi motivasyonla ve hangi içerikle öğrendiğimiz, o dilin gelişim hızını ve derinliğini doğrudan etkilemektedir. R.T.’nin dil öğrenme hikâyesi, bu gerçeği çok güçlü biçimde ortaya koyan güncel bir örnektir.

R.T. bugün 15 yaşında. İran’ın Meşhed şehrinden 2023 yılında Türkiye’ye gelmiş. Türkiye’ye geldikten sonra bir yıl boyunca okula gitmemiş; bu süreci bilinçli olarak dil öğrenmeye ve kendini geliştirmeye ayırmış. Aslında İran’dayken de 4–5 ay süren bir Türkçe kursuna gitmiş; yani Türkiye’ye tamamen sıfır bir başlangıçla gelmemiş. Ancak asıl dikkat çekici gelişme, Türkiye’deki bu “ara yıl”da yaşanmış.

Bu süreçte R.T. yoğun biçimde Roblox oynamış. Roblox onun için sadece bir oyun değil, aynı zamanda güçlü bir İngilizce öğrenme ortamı olmuş. Oyun içinde iletişim kurma zorunluluğu, görevleri anlama ihtiyacı ve sosyal etkileşimler sayesinde İngilizcesi belirgin biçimde gelişmiş. Bugün yüz yüze görüştüğü bir arkadaşıyla bile İngilizce konuştuğunu söylüyor. Bu nokta oldukça önemli: İngilizce, onun için bir ders dili değil; iletişim dili hâline gelmiş.

Aynı dönemde R.T. bir resim kursuna da devam etmiş ve sonunda Türkiye’de bir sanat okuluna girme hakkı kazanmış. Sanatla iç içe olması, onun dili sadece işlevsel değil estetik bir unsur olarak da algılamasını sağlamış. Bu durum, ilerleyen süreçte edebiyata yönelmesinde de belirleyici olmuş.

Aile yapısına baktığımızda evde baskın dilin Farsça olduğunu görüyoruz. Anne ev hanımı, baba inşaat sektöründe çalışıyor. Abi mimarlık okuyor ve Türkçeyi daha iyi biliyor. Baba Türkçeyi çok sınırlı düzeyde konuşabiliyor. Anne ise Azerbaycan Türkü olduğu için geçmişte Türkçe biliyormuş; ancak uzun süre kullanmadığı için unutmuş, son dönemde tekrar hatırlamaya başlamış. Evde temel iletişim dili Farsça olsa da, giderek artan biçimde Türkçe ve Farsçanın karıştığı cümleler kuruluyor. R.T. bu karışımın her geçen gün arttığını özellikle vurguluyor.

R.T. kendini net bir şekilde Farsça üzerinden tanımlıyor. Düşünme dili Farsça; duygularını, kimliğini ve iç dünyasını bu dilde ifade ediyor. İngilizce ve Türkçeyi ise ev dışı bağlamlarda kullanıyor. Buna rağmen üç dili bir arada kullanmayı zor değil, eğlenceli bulduğunu söylüyor. Ona göre diller arasında geçiş yapmak bir yük değil, zihinsel bir oyun gibi.

En sevdiği dilin Farsça olması şaşırtıcı değil; edebiyata olan ilgisi bu tercihi daha da güçlendiriyor. Fars edebiyatına büyük bir merak duyuyor. Ancak burada çok önemli bir kırılma noktası var: Türkçe ile Farsçanın tarihsel ve kültürel yakınlığı, onun ilgisini Türk edebiyatına da yönlendirmiş. Osmanlı Türkçesindeki Farsça kökenli kelimeler, metinlerdeki ortak estetik ve anlam dünyası, R.T.’nin Türkçe metinlere daha dikkatli ve istekli yaklaşmasını sağlamış. Bu ilgi, Türkçesinin gelişimini de hızlandırmış.

R.T.’nin dil algısı oldukça esnek. Bazı kelimeleri belirli dillerde söylemeyi daha çok sevdiğini ifade ediyor. Örneğin “kız” anlamında İngilizce girl kelimesini kullanmayı seviyor; Türkçede ise “bu arada” gibi ifadeler hoşuna gidiyor. Bu tercih, dilin sadece anlam değil duygu ve çağrışım taşıdığını fark ettiğini gösteriyor. Bu tür farkındalıklar genellikle çok dilli bireylerde daha güçlü olur.

R.T.’nin hikâyesinin en çarpıcı yönlerinden biri, dil öğrenme konusundaki tavsiyesiyle özetlenebilir:
“Öğreneceğin dili sev. Dili seversen öğrenirsin.”

Bu cümle, modern dil öğretimi yaklaşımlarının temelini oluşturan CLIL (Content and Language Integrated Learning) anlayışıyla birebir örtüşmektedir. R.T. İngilizceyi bir ders olarak değil, oyun oynarken; Türkçeyi ise edebiyat ve sanatla ilişkilendirerek öğrenmiştir. Yani dili, sevdiği içeriklerin içinde edinmiştir. Bu sayede öğrenme daha kalıcı, daha doğal ve daha motive edici hâle gelmiştir.

R.T.’nin deneyimi bize şunu açıkça gösteriyor:
Dil, soyut bir sistem olarak değil; anlamlı bir bağlam içinde öğrenildiğinde gelişir. Oyun, sanat, edebiyat gibi alanlar; dil öğrenimini hızlandıran güçlü araçlardır. Sevilen bir içerikle öğrenilen dil, sadece daha hızlı gelişmez; aynı zamanda öğrenenin kimliğinin bir parçası hâline gelir.

Bu yönüyle R.T.’nin hikâyesi, iki dillilik ve çok dilliliğin yalnızca erken yaş avantajıyla değil, doğru bağlam ve motivasyonla da güçlenebileceğini göstermektedir. Sevdiğimiz şeylerle öğrendiğimiz dil, bize sadece kelime kazandırmaz; dünyayı başka bir pencereden görme imkânı sunar.

Dr. Hümeyra Türedi

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *