Kategoriler
Tarih

Drakula Kalesi

Drakula karakteri, Bram Stoker tarafından 1897’de oluşturulmuştur. Eski Romanya prenslerinden Vlad Tepeş’ten ilham alan Stoker, bu karakteri vampir mitleri ve eski inanışlarla harmanlar.


Kelime olarak bakılacak olursa, “Dracula” adı, Vlad’ın babası II. Vlad Dracul’dan gelmektedir. “Dracul”, Latince “ejderha” anlamına gelir ve babasının Ejderha Tarikatı üyesi olması nedeniyle kullanılmıştır. “Dracula” ise “Dracul’un oğlu” anlamına gelir.

Peki, Drakula’nın vampir oluşu hakkında neler söylenebilir? Vampirler, Doğu Avrupa mitolojisinde sıkça görülen varlıklardır. O dönemde, ölülerin mezardan kalkarak kan emdiğinin anlatıldığı hikayeler, halk arasında oldukça yaygındır. Bu folklorik öğelerde vampirler, kan içerek gençliğini ve gücünü koruyan yaratıklar olarak tasvir edilmiştir. Bu efsanelere ek olarak tabiki, Stroker’ın, gotik vampir edebiyatının ilk örneklerinden olan John Polidori’nin The Vampyre (1819) ve Sheridan Le Fanu’nun Carmilla (1872) adlı eserlerinden etkilendiğini söylemek de yanlış olmayacaktır.

Bram Stoker’ın Drakula’sı, aristokrat bir vampir olarak tasvir edilmiştir. Klasik özellikleri arasında ölümsüzlük, kan içme, şekil değiştirme (yarasa, kurt), güçlü bir karizma ve korkutucu bir güce sahip olması bulunur. Stoker, Drakula’nın kalesini Romanya’daki Transilvanya bölgesine yerleştirmiş ve böylece okuyuculara egzotik ve ürkütücü bir ortam sunmuştur.

Vlad Tepeş’in Drakula mitindeki vampir özellikleriyle bir bağlantısı yoktur. Hatta, bugün Drakula Kalesi olarak bilinen kaleye hayatında sadece bir kere geldiği söylenir. Ancak ölümünden sonra, özellikle Almanya taraflarında vampire dönüştüğüne ve ölümsüz olduğuna dair söylentiler yayılmıştır. Kıssacası, Vlad Tepeş’in acımasız tarihi, Doğu Avrupa vampir mitolojisi ve Bram Stoker’ın edebi yaratıcılığı, bu ikonik figürün temellerini atmıştır.

Şimdi, Drakula’ya ilham olan Vlad Tepeş’e yakından bakalım.

Vlad Tepeş ve Fatih Sultan Mehmet

Tarih, bazen birbirine tamamen zıt iki liderin yollarının kesiştiği dramatik sahneler sunar. Osmanlı İmparatorluğu’nun hükümdarı Fatih Sultan Mehmet ile Eflak’ın acımasız prensi Vlad Tepeş’in hikayesi de işte böyle bir tarihin sayfalarından fırlamış gibi görünüyor.

Fatih Sultan Mehmet, genç yaşında tahta geçerek, yalnızca askeri zekasıyla değil, aynı zamanda kültür, sanat ve bilim alanındaki katkılarıyla da tanınır. “İkinci Roma” olarak gördüğü İstanbul’u Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti yaparak hem Batı’ya hem de Doğu’ya meydan okur.

Vlad Tepeş ise kardeşi Radu ile birlikte, babaları II. Vlad Dracul tarafından bir sadakat gösterisi olarak Osmanlı’ya rehine olarak gönderilen bir prenstir. Osmanlı tahtının varisi Şehzade Mehmet ve Eflak’ın rehin prensi Vlad Tepeş ile kardeşi, Osmanlı sarayında Enderun adı verilen eğitim kurumunda eğitim alırlar. Vlad, esir olmasına rağmen Enderun’da Osmanlı şehzadeleriyle eşit koşullarda eğitim alır.

Rehin alınan prensler, ileride Osmanlı’nın müttefiki olarak yetiştirilir, gerektiğinde Osmanlı himayesinde kendi ülkelerinde tahtlarına çıkarılırdı. Bu dönemle ilgili detaylı bilgiye sahip olunmasa da, kardeşinin aksine Vlad Tepeş’in Osmanlı’ya karşı içinde öfke büyüttüğü anlaşılıyor. Zira, Vlad, Eflak’a yönetici olarak gönderildiğinde, Osmanlı’nın ilerleyişini durdurmak için dehşet verici bir yöntem geliştirir: Kazıklama. Hatta yazılanlara göre bir sefer sırasında, Fatih’in orduları, kazıklara geçirilmiş binlerce askerin cesediyle dolu bir ormanla karşılaşır. Bu manzara, hem Fatih’i hem de ordusunu derinden etkilemiştir.

Vlad, Fatih’in güçlü stratejileri karşısında uzun süre dayanamaz. 1462’de Fatih, Vlad’ı mağlup eder ve Eflak’ı Osmanlı kontrolüne alır. Macaristan’a kaçan Vlad, 12 yıl sürgün hayatı yaşadıktan sonra Osmanlı Devleti tarafından öldürülür.

Fatih Sultan Mehmet ve Vlad Tepeş, tarih kitaplarında yan yana yazılan iki farklı hikaye gibidir. Fatih, Osmanlı İmparatorluğu’nun büyüklüğünü ve kalıcılığını temsil ederken; Vlad, bireysel direnişin ve dehşetin bir sembolü olmuştur. Fatih’in hoşgörüsü, bilgeliği ve fetihleriyle dünya tarihine damga vurması, Vlad’ın ise acımasızlığı ve korku taktikleriyle tanınması, iki lider arasındaki en büyük farktır.

Bu iki tarihi figürün karşılaşması, yalnızca Osmanlı tarihini değil, Balkanların tarihini de şekillendirmiştir. Fatih, adını büyük fetihlerle ölümsüzleştirirken, Vlad, korkunun ve kanın kalıcı bir simgesi olmuştur. İkisinin hikayesi, gücün ne kadar farklı şekillerde kullanılabileceğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Turistik bir merkez olarak Drakula Kalesi…

Bugün Romanya’nın Transilvanya bölgesindeki Drakula Kalesi’nin, Vlad Tepeş tarafından sadece bir kez, yolculuğu sırasında konaklamak için, kullanıldığını söylemek gerekir. Ancak konumu, özellikle kışın sisli ve karlı havalarda yaydığı gizemli gotik görüntüsü, Romanya tarafından bir turistik malzeme olarak akıllıca kullanılır. Bir roman kahramanının kalesi olarak tanıtılan kale, özellikle kar yağdığında görülesi bir manzaraya sahip olur. Işıklandırılmış mini çarşısı, kafeleriyle Drakula Kalesi’ne giden yol da bir hayli etkileyicidir.

Kalenin içerisindeki ayrı bir bölüm, işkence tarihi müzesi olarak hizmet vermektedir. Bu bölümü, ayrı bir bilet alarak gezebilirsiniz. Aşağıda, bu bölümden benim çektiğim bazı fotoğrafları bulabilirsiniz.

The Interregotation Seat

Sorgu sandalyesi, Orta Avrupa’da özellikle Nurenberg ve Regensburg’da 1846 yılına kadar kullanılmıştır. Sorgulanacak kişi, çivilerle kaplı olan sandalyeye çıplak şekilde bağlanarak oturtulurdu. Kurbanın etine çiviler batırılırken aynı zamanda pense de etini çekmek için kullanılabilirdi.

The Throne

Taht adı verilen bir sandalyeye, ters bir şekilde kurban bacaklarından bağlanırdı. En az on gün aralıksız sürdürülen bu pozisyona, kurbana su dökülmesi de eşlik ederdi.

The Hand Saw

El testeresi kullanılan işkencelerde, kurban baş aşağı ayaklarından asılır ve bacak arasından testere ile kesmeye başlanırdı. Kurbanın bilincin açık şekilde kalmasına önem verilirdi. Fransız hakimlerin kullandığı bu yöntem özellikle cadılık suçlamalarının itirafı içindi.

The Garrotte

Boğazlama cezasında, mahkum oturur bir şekilde kütüğe bağlanırdı. Demir bir zincirle boğazı arkadan sıkılırdı ve mahkum boğulurdu.

The Iron Boots

Demir botlar, Almanca konuşulan bölgelerde 18. ve 19.yüzyıllarda görülürdü. Mahkuma giydirilen bu demir botlar, hacim olarak küçültülür ve mahkum, ayağına göre çok küçük olan bu botlar içerisinde yürümeye zorlanırdı. Botlar, demirden olduğu için deformasyon botlarda değil, ayaklarda meydana gelirdi. Bu durumda, bacakların, bileklerin zarar görmesi hatta kırılması kaçınılmazdı. “Bacaklarını kırarım” sözünün bu işkenceden kaynaklandığı söylenir.

The Pillory

Ceza boyunduruğuna konulan mahkum, belirlenen saat kadar bu şekilde kalırdı. Saatler de sürebilirdi günler de… topluluk önüne savunmasız olarak konan mahkum, insanlardan gelebilecek olarak herhangi bir şiddete açıktı. Tabi ki, mahkumun düşmanları da bu fırsatı kaçırmayacaktı.

The Spanish Tickle Torture

Mahkum yüksek bir yere asılır ve ellerindeki kesici sopalarla mahkumun derisi koparılarak çekilir. Et parçaları kemiklerden ayrılmaya çalışılır. Yüz, karın, kaba et, bacak ve göğüs işlemin uygulandığı vücut bölgeleridir.

The fork of the heretic

Kafir olarak düşünülen kişilerin boyunlarına deri bir şeritle bağlanan delici ve kesici alet, konuşurken büyük acı verir.

Th Iron Shoe

Suçlu bulunan kişi, ayaklarına 2-3 numara küçük gelen demir ayakkabı ile kilometrelerce yürümeye zorlanır. Yürürken de boynuna bir zil takılır ve etraftakilerin kendisine bakması sağlanır. Demir ayakkabının küçüklüğü işlenen suçun büyüklüğüyle doğru orantılıdır.

Cadının Sandalyesi (Witch’s Chair)

Günler boyunca kesintisiz şekilde delici demirlerin bulunduğu sandalyeye oturutulan mahkuma, kızgın demir değdirmek gibi farklı işkenceler de uygulanır.

Iron brands

Isıtılan demirler, mahkumun vücuduna batırılır ve bu izin ömür boyu taşıması sağlanır.

Bock/Witches Billy Goat

Kişinin anüsünde kalıcı zarar oluşturulur.

Gridiron

Izgara aletinin üzerine yatırılan mahkum, sorgulanırken aşağıdan pişirilmye başlanır.

The vigil /guided cradle

İşkencede bir devrim yaratır. Artık vücuda zarar verilmez ancak mahkumun sinirlerine zarar verilir. Mahkum uyanık tutulur. Mahkum sürekli olarak aşağıda sivri uçlu bir piramide doğru alçaltılır. Kadın ve erkeğin genital bölgelerine batırılır ve mahkum acıyla uyanır. Acıdan bayılan mahkumun uyanması beklenir.

Kazığa oturtma

The Wheel

Tekerlek, mahkum tekerleğe bağlanır ve eklemlerinin kırılması sağlanır. Bu durum, çoğunlukla tekerleğin yakılmasıyla sonuçlanır.

The head crusher

Başı demir bir çubuk bağlanarak sıkılır. Dişleri ve çene kemikleri kırılır. Sonrasında sıkıştırmanın şiddeti fazlalaşır ve beyin dışarı akar.

The alsatian shoe

Kurbanın ayakları önce sıkı bir şekilde bağlanır ve bu şekildeki ayaklar diğer mahkumun ayaklarına bağlanır. Hayat dayanılmaz olur.

The rack (gergi)

Mahkum masanın üzerine gerilir ve 30 cm ye kadar gerilme işlemi devam eder.

Fotoğraflar: Hümeyra Türedi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir