Bazı hayatlar vardır ki, kader onları ne yapsa sıradanlaştıramaz. Ne sürgünler, ne zincirler, ne karanlık sokaklar… Eugène François Vidocq’un hikâyesi, suç ile adaletin birbirine dokunduğu bir puslu aynada başlar. Bir zamanların dolandırıcısı, gün gelir Fransa’nın en korkulan dedektifi olur. Bu, gölgelerin içinden yürüyerek çıkan bir adamın, kendi karanlığıyla yüzleşerek aydınlığa uzanmasının öyküsüdür.
Avrupa’nın kalbinde, Romanya’nın büyüleyici Karpat Dağları’nın eteklerinde saklanmış olan Peleş Sarayı, tarih, sanat ve doğanın bir araya geldiği bir eserdir. 19. yüzyıl Avrupa mimarisinin en etkileyici örneklerinden biri olan bu saray, yalnızca Romanya’nın değil, tüm Avrupa’nın kültürel mirasında özel bir yer edinmiştir. Tarihsel öneminin yanı sıra, zarif tasarımı ve büyüleyici atmosferi ile Peles Sarayı, ziyaretçilerine adeta bir peri masalının içindeymiş hissi uyandırır.
Sarayın tarihsel arka planına bakarsak, Romanya krallığından bahsetmek gerekir. 1881 ile 1947 yılları arasında hüküm süren Romanya Krallığı, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonucu kurulur. Romenler, ülkelerini kurmuştur ancak bir krala ihtiyaçları vardır. Alman Prensi Charles Hohenzollern-Sigmaringen’a teklif götürürler ve Alman Prens, I. Carol adıyla Romanya’nın ilk kralı olur.
Drakula karakteri, Bram Stoker tarafından 1897’de oluşturulmuştur. Eski Romanya prenslerinden Vlad Tepeş’ten ilham alan Stoker, bu karakteri vampir mitleri ve eski inanışlarla harmanlar.
Victor Hugo’nun ünlü eseri Sefiller’deki baş kahraman Jean Valjean’ın bir kürek mahkumu olduğunu herkes bilir. Dönemin adaletsizliklerinden nasibini alarak, sadece ekmek çaldığı için bir kürek mahkumu olmuştur. Zaten Hugo da o dönemde yapılan beş hırsızlıktan dördünün nedeninin açlık olduğunu yazmaktadır. Jan Valjean, cezaevine “ağlayarak ve titreyerek” girmiş ve “duygularını kaybetmiş bir adam olarak” çıkmıştır. Hugo şöyle der: “Oraya umudunu kaybetmiş bir halde girmiş ve oradan karamsar bir ruh haliyle ayrılmıştı” (s.103)
Adrian Forty nin “Objects of Desire” adlı 1986 yılında yayımlanan kitabı, “ev işi” kavramındaki anlam dönüşümüne ışık tutuyor. Kavramın; hizmetçiler, sınıfsal mücadele, teknolojik gelişmeler, reklamlar gibi olgularla yakın ilişkisine değiniyor.
Beylikler Dönemi mimarisi, Türk mimari gelişiminin tespit edilmesi bakımından oldukça önemli… Ancak Beylikler döneminden günümüze az sayıda eser kaldığını belirtmek gerekir. Bu eserlerden bazılarını, Ankara Etnografya Müzesi’nde görebilirsiniz.
Ahmet Yaşar Ocak Hoca’nın 1989 yılında yayınladığı Türk Folklorunda Kesik Baş adlı kitabında, bugün gezdiğimiz tarihi mekanları anlamamızı sağlayacak bir çok ipucu sunulur. Örneğin, “Bu türbe neden buraya yapılmış?” “Burada neden kuyu var?” gibi soruların cevaplarının ardında bir efsane yatıyor olabilir. Bu minvalde, Ahmet Yaşar Ocak Hoca’nın bahsi geçen kitabından birkaç sayfayı hiç bölmeden yayınlamak istiyorum. İyi okumalar.
Jean-Martin Charcot adlı Fransız doktorun, histeri krizindeki kadınları sergilemesinden bahsedelim bu yazıda… Yukarıda Andre Brouillet tarafından yapılmış bir resim görüyorsunuz. Resimde, Paris’teki Pitié-Salpêtrière Hastanesi’nde klinik bir konferansta histeri nöbeti geçiren bir kadını sergileyen Fransız nörolog Jean-Martin Charcot (1825-1893) tasvir ediliyor.
Goethe in the Roman Campagna (1787) / Johann Heinrich Wilhelm Tischbein
17. ve 18. yüzyıllarda Avrupalı zengin ailelerdeki genç erkeklerin, Avrupa ülkelerinde bir “kültürel keşif yolculuğu”na çıkması adet olmuştur. Bu adet, klasik fikirlerin, sanatın, Avrupalılık fikrinin ve Avrupalı ortak kültürün oluşturulmasına büyük katkıda bulunmuştur. Bir çeşit “kültür turizmi” olarak da görülebilecek bu geziler, Avrupa’nın pek çok yerinde aynı bestelerin, sanat eserlerinin, kitapların, mimarinin ve fikirlerin yayılarak, ortak bir Avrupalı anlayışının filizlenmesine zemin hazırlamıştır.